Adalet
New member
En Uzun Maraton Koşusu Kaç Kilometre? Asıl Soru Belki de “Kimler Koşabiliyor?”
Bir maraton denildiğinde çoğumuzun aklına doğrudan 42,195 kilometre geliyor. Bu, atletizmde standart maraton mesafesi ve olimpik maratonun resmi uzunluğudur. World Athletics de maratonu 26 mil 385 yard, yani 42,195 km olarak tanımlıyor. Dünya Atletizm
Fakat “En uzun maraton kaç kilometre?” sorusu biraz daha dikkatli ele alındığında ilginç bir noktaya ulaşıyoruz: 42,195 km, maratonun standart mesafesidir; fakat bunun üzerinde yapılan yarışlar ultramaraton olarak adlandırılır ve bunların tek bir maksimum mesafesi yoktur. World Athletics, 42,195 km'den daha uzun yarışları ultramaraton kategorisinde değerlendiriyor. Dünya Atletizm
Yani 50 km, 100 km, 100 mil ve hatta günler boyunca süren çok daha uzun dayanıklılık yarışları bulunabiliyor. Dolayısıyla “en uzun maraton” ifadesi teknik açıdan biraz yanıltıcı. Standart maratonun cevabı 42,195 km; daha uzun mesafeler ise ultramaraton dünyasına giriyor.
Ama bence asıl ilginç mesele kilometrenin kendisinden sonra başlıyor. Çünkü insanın 42 kilometreyi koşabilmesi yalnızca fiziksel dayanıklılıkla açıklanabilecek bir durum değil. Kimlerin koşuya zaman ayırabildiği, kimlerin kendini güvende hissettiği, kimin iyi ayakkabıya ve antrenman imkânına ulaşabildiği, hangi mahallelerde spor alanlarının bulunduğu ve toplumun kadınlardan ya da erkeklerden ne beklediği de bu hikâyenin bir parçası.
42,195 Kilometre Neden Sadece Bir Spor Mesafesi Değil?
Maratonun bugünkü standart uzunluğu tarihsel olarak bir anda ortaya çıkmış değil. İlk modern Olimpiyat maratonu 1896'da yaklaşık 40 km olarak koşulurken, 1908 Londra Olimpiyatları'nda mesafe 26 mil 385 yard olarak belirlenmiş ve zamanla bugünkü 42,195 km standardına dönüşmüştür. Dünya Atletizm
Bugün bu rakam bize son derece doğal geliyor. Ancak spor tarihine baktığımızda, kimin “uzun mesafe koşucusu” sayılabileceğinin de toplumsal kurallarla belirlendiğini görüyoruz.
Örneğin kadınların maratona katılımı uzun süre ciddi biçimde sınırlandırıldı. Kathrine Switzer'ın 1967 Boston Maratonu'na resmi kaydını baş harflerini kullanarak yaptırması ve yarış sırasında organizasyon yetkililerinden birinin onu yarıştan çıkarmaya çalışması bunun en bilinen örneklerinden biri. World Athletics'in aktardığı tarihsel kayıtlara göre kadınların Boston Maratonu'na resmi olarak katılmasına ancak 1972'de izin verildi. Dünya Atletizm+1
Kadın maratonunun Olimpiyat programına girmesi ise 1984 Los Angeles Olimpiyatları'nda gerçekleşti. Dünya Atletizm
Burada önemli olan sadece “kadınlar da artık koşabiliyor” demek değil. Daha derin soru şu:
Bir toplum bir insan grubuna yıllarca “bunu yapamazsın” dediğinde, bu söylemin ortadan kalkması o grubun önündeki bütün engelleri gerçekten ortadan kaldırıyor mu?
Bence hayır. Çünkü resmi kurallar değişse bile sosyal alışkanlıkların değişmesi daha uzun sürebiliyor.
Kadınların Koşu Deneyimi: Mesafe Kadar Güvenlik de Önemli
Kadınların koşuya ilişkin deneyimlerini konuşurken onları tek bir grup gibi değerlendirmemek gerekiyor. Her kadının yaşadığı deneyim aynı değil. Yaş, ekonomik durum, yaşanılan bölge, etnik kimlik, fiziksel özellikler, engellilik durumu ve koşu deneyimi gibi birçok değişken birbirinden farklı sonuçlar yaratabilir.
Yine de kadınların kamusal alanda fiziksel aktivite yaparken güvenlik konusunda erkeklerden farklı kaygılar yaşayabildiğine ilişkin araştırmalar bulunuyor. ABD'de 2022 yılına ilişkin bir çalışmada yetişkinlerin yüzde 26,6'sı açık havada gündüz fiziksel aktivite sırasında en az bir kişilerarası güvenlik kaygısı bildirdi. Bu oran kadınlarda yüzde 34,6, erkeklerde ise yüzde 18,6 olarak raporlandı. Çalışma ayrıca güvenlik kaygılarının ırk ve etnik kökene göre de farklılaştığını ortaya koydu. PubMed
Bu veriyi koşuya doğrudan “bütün kadınlar koşmaktan korkuyor” şeklinde çevirmek doğru olmaz. Fakat bize kamusal alanın herkes tarafından aynı şekilde deneyimlenmediğini gösteriyor.
Bir kadın için sabahın erken saatlerinde tek başına koşmak yalnızca “5 kilometrelik antrenman” olmayabilir. Rotanın aydınlatılması, çevrede insanların bulunması, telefonun şarjı, kulaklık kullanıp kullanmama, eve dönüş saati ve taciz ihtimali gibi faktörler de kararın içine girebilir.
Bu nedenle kadınların deneyimlerine empatik yaklaşmak, “neden yalnız koşuyorsun?” gibi soruları doğrudan onlara yöneltmekten ziyade kamusal alanların neden herkes için aynı güvenlik hissini oluşturmadığını sorgulamak anlamına gelebilir.
Erkekler Açısından Mesele: “Ben Böyle Bir Sorun Yaşamıyorum” Demek Yetiyor mu?
Burada erkeklerin deneyimlerini de tek tip kabul etmemek gerekiyor. Her erkek kendini koşarken güvende hissetmeyebilir; her erkek ekonomik olarak iyi durumda değildir ve her erkek kamusal alanda aynı deneyime sahip değildir.
Fakat bazı erkeklerin kadınların yaşadığı güvenlik sorunlarını doğrudan deneyimlememesi mümkün. Bu noktada çözüm odaklı bir yaklaşım önemli hale geliyor.
Örneğin erkek koşucuların grup koşularında daha kapsayıcı davranması, taciz veya rahatsız edici davranışlara tanık olduğunda sessiz kalmaması, kadın koşucuların güvenlik konusundaki tercihlerine saygı göstermesi ve koşu kulüplerinde açık davranış kurallarını desteklemesi somut adımlar olabilir.
Buradaki yaklaşım “erkekler suçlu, kadınlar mağdur” gibi basit bir ikiliğe indirgenmemeli. Daha anlamlı soru şu olabilir:
Koşu ortamını daha güvenli hale getirmek için herkes kendi bulunduğu konumdan ne yapabilir?
Bu soru suçlama üretmekten çok çözüm üretmeye yarıyor.
Sınıf Meselesi: Koşmak Gerçekten Ücretsiz mi?
Koşunun genellikle “herkesin yapabileceği ücretsiz bir spor” olduğu söylenir. Teknik olarak parkta koşmak için spor salonu üyeliği gerekmiyor. Ancak maraton hazırlığı söz konusu olduğunda ekonomik faktörler daha görünür hale geliyor.
Koşu ayakkabısı, spor kıyafetleri, saat veya GPS cihazı, ulaşım, yarış kayıt ücretleri, beslenme, fizyoterapi, antrenör desteği ve gerektiğinde sağlık hizmetleri ciddi maliyet oluşturabiliyor.
Dahası, maraton antrenmanı zaman gerektiriyor. Haftada birkaç saat koşabilmek herkes için aynı derecede kolay değil. Uzun mesafe antrenmanları özellikle çalışma saatleri düzensiz olan, birden fazla işte çalışan veya bakım sorumluluğu taşıyan kişiler için daha zor olabilir.
İngiltere'de 2010-2019 dönemindeki parkrun katılımını inceleyen geniş bir araştırma, etkinliklere erişim mesafesi azalsa bile daha dezavantajlı bölgelerde yaşayan insanların katılım oranlarının daha düşük kaldığını gösterdi. Araştırmada sosyoekonomik dezavantaj ile katılım arasında belirgin bir ilişki saptandı. PubMed Central (PMC)
Benzer şekilde İsviçre'de yol koşusu etkinliklerine katılan 50 yaş üzerindeki kişiler incelendiğinde, koşucuların genel nüfusa kıyasla daha yüksek sosyoekonomik konuma sahip olma eğiliminde olduğu bulundu. Araştırmacılar bunun nedensellik kanıtlamadığını özellikle belirtiyor. PubMed
Dolayısıyla “koşmak ücretsizdir” cümlesi biraz eksik kalıyor.
Koşmanın kendisi ücretsiz olabilir; fakat düzenli ve uzun mesafeli koşuya erişim ücretsiz olmayabilir.
Irk, Etnik Köken ve Koşu Kültürüne Katılım
Irk ve etnik köken de koşu kültürünün dışında düşünülemez. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, biyolojik farklılıklar üzerinden basit sonuçlara ulaşmamak.
Bir maraton denildiğinde çoğumuzun aklına doğrudan 42,195 kilometre geliyor. Bu, atletizmde standart maraton mesafesi ve olimpik maratonun resmi uzunluğudur. World Athletics de maratonu 26 mil 385 yard, yani 42,195 km olarak tanımlıyor. Dünya Atletizm
Fakat “En uzun maraton kaç kilometre?” sorusu biraz daha dikkatli ele alındığında ilginç bir noktaya ulaşıyoruz: 42,195 km, maratonun standart mesafesidir; fakat bunun üzerinde yapılan yarışlar ultramaraton olarak adlandırılır ve bunların tek bir maksimum mesafesi yoktur. World Athletics, 42,195 km'den daha uzun yarışları ultramaraton kategorisinde değerlendiriyor. Dünya Atletizm
Yani 50 km, 100 km, 100 mil ve hatta günler boyunca süren çok daha uzun dayanıklılık yarışları bulunabiliyor. Dolayısıyla “en uzun maraton” ifadesi teknik açıdan biraz yanıltıcı. Standart maratonun cevabı 42,195 km; daha uzun mesafeler ise ultramaraton dünyasına giriyor.
Ama bence asıl ilginç mesele kilometrenin kendisinden sonra başlıyor. Çünkü insanın 42 kilometreyi koşabilmesi yalnızca fiziksel dayanıklılıkla açıklanabilecek bir durum değil. Kimlerin koşuya zaman ayırabildiği, kimlerin kendini güvende hissettiği, kimin iyi ayakkabıya ve antrenman imkânına ulaşabildiği, hangi mahallelerde spor alanlarının bulunduğu ve toplumun kadınlardan ya da erkeklerden ne beklediği de bu hikâyenin bir parçası.
42,195 Kilometre Neden Sadece Bir Spor Mesafesi Değil?
Maratonun bugünkü standart uzunluğu tarihsel olarak bir anda ortaya çıkmış değil. İlk modern Olimpiyat maratonu 1896'da yaklaşık 40 km olarak koşulurken, 1908 Londra Olimpiyatları'nda mesafe 26 mil 385 yard olarak belirlenmiş ve zamanla bugünkü 42,195 km standardına dönüşmüştür. Dünya Atletizm
Bugün bu rakam bize son derece doğal geliyor. Ancak spor tarihine baktığımızda, kimin “uzun mesafe koşucusu” sayılabileceğinin de toplumsal kurallarla belirlendiğini görüyoruz.
Örneğin kadınların maratona katılımı uzun süre ciddi biçimde sınırlandırıldı. Kathrine Switzer'ın 1967 Boston Maratonu'na resmi kaydını baş harflerini kullanarak yaptırması ve yarış sırasında organizasyon yetkililerinden birinin onu yarıştan çıkarmaya çalışması bunun en bilinen örneklerinden biri. World Athletics'in aktardığı tarihsel kayıtlara göre kadınların Boston Maratonu'na resmi olarak katılmasına ancak 1972'de izin verildi. Dünya Atletizm+1
Kadın maratonunun Olimpiyat programına girmesi ise 1984 Los Angeles Olimpiyatları'nda gerçekleşti. Dünya Atletizm
Burada önemli olan sadece “kadınlar da artık koşabiliyor” demek değil. Daha derin soru şu:
Bir toplum bir insan grubuna yıllarca “bunu yapamazsın” dediğinde, bu söylemin ortadan kalkması o grubun önündeki bütün engelleri gerçekten ortadan kaldırıyor mu?
Bence hayır. Çünkü resmi kurallar değişse bile sosyal alışkanlıkların değişmesi daha uzun sürebiliyor.
Kadınların Koşu Deneyimi: Mesafe Kadar Güvenlik de Önemli
Kadınların koşuya ilişkin deneyimlerini konuşurken onları tek bir grup gibi değerlendirmemek gerekiyor. Her kadının yaşadığı deneyim aynı değil. Yaş, ekonomik durum, yaşanılan bölge, etnik kimlik, fiziksel özellikler, engellilik durumu ve koşu deneyimi gibi birçok değişken birbirinden farklı sonuçlar yaratabilir.
Yine de kadınların kamusal alanda fiziksel aktivite yaparken güvenlik konusunda erkeklerden farklı kaygılar yaşayabildiğine ilişkin araştırmalar bulunuyor. ABD'de 2022 yılına ilişkin bir çalışmada yetişkinlerin yüzde 26,6'sı açık havada gündüz fiziksel aktivite sırasında en az bir kişilerarası güvenlik kaygısı bildirdi. Bu oran kadınlarda yüzde 34,6, erkeklerde ise yüzde 18,6 olarak raporlandı. Çalışma ayrıca güvenlik kaygılarının ırk ve etnik kökene göre de farklılaştığını ortaya koydu. PubMed
Bu veriyi koşuya doğrudan “bütün kadınlar koşmaktan korkuyor” şeklinde çevirmek doğru olmaz. Fakat bize kamusal alanın herkes tarafından aynı şekilde deneyimlenmediğini gösteriyor.
Bir kadın için sabahın erken saatlerinde tek başına koşmak yalnızca “5 kilometrelik antrenman” olmayabilir. Rotanın aydınlatılması, çevrede insanların bulunması, telefonun şarjı, kulaklık kullanıp kullanmama, eve dönüş saati ve taciz ihtimali gibi faktörler de kararın içine girebilir.
Bu nedenle kadınların deneyimlerine empatik yaklaşmak, “neden yalnız koşuyorsun?” gibi soruları doğrudan onlara yöneltmekten ziyade kamusal alanların neden herkes için aynı güvenlik hissini oluşturmadığını sorgulamak anlamına gelebilir.
Erkekler Açısından Mesele: “Ben Böyle Bir Sorun Yaşamıyorum” Demek Yetiyor mu?
Burada erkeklerin deneyimlerini de tek tip kabul etmemek gerekiyor. Her erkek kendini koşarken güvende hissetmeyebilir; her erkek ekonomik olarak iyi durumda değildir ve her erkek kamusal alanda aynı deneyime sahip değildir.
Fakat bazı erkeklerin kadınların yaşadığı güvenlik sorunlarını doğrudan deneyimlememesi mümkün. Bu noktada çözüm odaklı bir yaklaşım önemli hale geliyor.
Örneğin erkek koşucuların grup koşularında daha kapsayıcı davranması, taciz veya rahatsız edici davranışlara tanık olduğunda sessiz kalmaması, kadın koşucuların güvenlik konusundaki tercihlerine saygı göstermesi ve koşu kulüplerinde açık davranış kurallarını desteklemesi somut adımlar olabilir.
Buradaki yaklaşım “erkekler suçlu, kadınlar mağdur” gibi basit bir ikiliğe indirgenmemeli. Daha anlamlı soru şu olabilir:
Koşu ortamını daha güvenli hale getirmek için herkes kendi bulunduğu konumdan ne yapabilir?
Bu soru suçlama üretmekten çok çözüm üretmeye yarıyor.
Sınıf Meselesi: Koşmak Gerçekten Ücretsiz mi?
Koşunun genellikle “herkesin yapabileceği ücretsiz bir spor” olduğu söylenir. Teknik olarak parkta koşmak için spor salonu üyeliği gerekmiyor. Ancak maraton hazırlığı söz konusu olduğunda ekonomik faktörler daha görünür hale geliyor.
Koşu ayakkabısı, spor kıyafetleri, saat veya GPS cihazı, ulaşım, yarış kayıt ücretleri, beslenme, fizyoterapi, antrenör desteği ve gerektiğinde sağlık hizmetleri ciddi maliyet oluşturabiliyor.
Dahası, maraton antrenmanı zaman gerektiriyor. Haftada birkaç saat koşabilmek herkes için aynı derecede kolay değil. Uzun mesafe antrenmanları özellikle çalışma saatleri düzensiz olan, birden fazla işte çalışan veya bakım sorumluluğu taşıyan kişiler için daha zor olabilir.
İngiltere'de 2010-2019 dönemindeki parkrun katılımını inceleyen geniş bir araştırma, etkinliklere erişim mesafesi azalsa bile daha dezavantajlı bölgelerde yaşayan insanların katılım oranlarının daha düşük kaldığını gösterdi. Araştırmada sosyoekonomik dezavantaj ile katılım arasında belirgin bir ilişki saptandı. PubMed Central (PMC)
Benzer şekilde İsviçre'de yol koşusu etkinliklerine katılan 50 yaş üzerindeki kişiler incelendiğinde, koşucuların genel nüfusa kıyasla daha yüksek sosyoekonomik konuma sahip olma eğiliminde olduğu bulundu. Araştırmacılar bunun nedensellik kanıtlamadığını özellikle belirtiyor. PubMed
Dolayısıyla “koşmak ücretsizdir” cümlesi biraz eksik kalıyor.
Koşmanın kendisi ücretsiz olabilir; fakat düzenli ve uzun mesafeli koşuya erişim ücretsiz olmayabilir.
Irk, Etnik Köken ve Koşu Kültürüne Katılım
Irk ve etnik köken de koşu kültürünün dışında düşünülemez. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta, biyolojik farklılıklar üzerinden basit sonuçlara ulaşmamak.